BİRAZ AYDINLIK

Mert MAPOLAR, C.Ht.
mertmapolar@gmail.com
Mert MAPOLAR, C.Ht.

Sağlıkta kriz: Doktor, siyaset ve bedeli ödeyen halk

Yayın Tarihi: 13/02/26 07:30
okuma süresi: 10 dak.
A- A A+

MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

KKTC’de “tam mesai” üzerinden yürütülen tartışmalar, bir saat hesabından ibaret değildir; yıllardır ötelenen sağlık reformlarının, derinleşen gelir ve statü adaletsizliğinin, siyasetin sağlık üzerindeki belirleyici etkisinin ve bu kısır döngü içinde her gün biraz daha mağdur olan halkın açık bir fotoğrafıdır. Doktorların, yöneticilerin ve siyasal yapının karşı karşıya geldiği bu tabloda asıl mesele, kimin haklı olduğu değil; bu krizin neden hâlâ çözülemediği ve bedelinin neden sürekli olarak vatandaşa ödetildiğidir.

Bugün gelinen noktada ortaya çıkan bu tartışmalar, hekimliğin; sistem, siyaset ve toplum kıskacında nasıl bir çıkmaza sürüklendiğini de gözler önüne sermektedir. Son dönemde yaşanan tüm bu gelişmeler, yüzeyde, bir “tam mesai” ya da “dijital denetim” meselesi gibi sunulsa da, gerçekte çok daha derin, yapısal ve kronik sorunlara da işaret etmektedir. Tartışma; hekimlerin çalışma saatlerinden kamu hizmetinin niteliğine, özlük haklarından siyasal sistemin işleyişine, halkın sağlık hakkından toplumsal değerler hiyerarşisine kadar uzanan geniş bir alanı kapsamaktadır. Bugün gelinen noktada sorun, yalnızca hekimlerin kaç saat çalıştığı değil; sağlık hizmetinin hangi anlayışla, kim için ve hangi bedeller karşılığında sunulduğudur.

Kamuoyuna yansıyan açıklamalar, kamuda görev yapan hekimlerin çoğunluğunun, mesai saatlerine uymadığı, öğle saatlerinden sonra hizmetin aksadığı ve bu durumun hastaları özel klinik ve hastanelere yönlendirdiği iddiası etrafında şekillenmektedir. Buna karşılık hekimler ve sendikalar, meselenin tam mesaiye karşı çıkmak değil; mevcut yasaların eşit, adil ve insani koşullarda uygulanmaması, ağır iş yükü, yetersiz özlük hakları ve mesleki tükenmişlik olduğunu vurgulamaktadır. Aslında her iki tarafın da işaret ettiği ortak nokta şudur: Sağlık sistemi sürdürülebilir bir şekilde işlememektedir.

Bu noktada “tam mesai” kavramını uluslararası örneklerle değerlendirmek kaçınılmazdır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi başta olmak üzere, Avrupa Birliği ülkelerinin büyük bölümünde, kamuda çalışan hekimler için tam zamanlı çalışma esastır. Ancak bu ülkelerde tam mesai, yalnızca kart basmak, saat doldurmak ya da idari kontrolle sınırlı bir uygulama değildir. Tam mesai; makul ücret, güçlü emeklilik sistemi, güvenli çalışma ortamı, mesleki saygınlık, akademik ve bilimsel gelişim olanakları ile birlikte düşünülür. Denetim vardır, fakat bu denetim cezalandırıcı değil, kaliteyi güvence altına alan kurumsal bir mekanizma olarak işler.

ABD, Kanada ve pek çok Avrupa ülkesinde, kamuda çalışan hekimler için hizmet sürekliliği, randevu erişimi, ameliyat ve poliklinik kapasitesi, net kriterlerle belirlenmiştir. Buna karşılık hekimlerin gelirleri, sosyal güvenceleri ve çalışma koşulları, onları özel sektöre kaçmaya zorlamayacak şekilde düzenlenmiştir. Bu ülkelerde sağlık reformları, hekimle kavga edilerek değil, hekimle birlikte tasarlanarak hayata geçirilmiştir.

KKTC’de ise sorun, tam mesai tartışmasının özlük hakları ve gelir adaletsizliğiyle birlikte ele alınmamasından kaynaklanmaktadır. Kamuoyuna yansıyan, “hekimler aylık yüz binlerce lira kazanıyor” söylemi, rakamsal olarak doğru olsa bile, bağlamından koparıldığında yanıltıcıdır. Bu gelirlerin hangi nöbet yüküyle, hangi mesleki risklerle, hangi tükenmişlik düzeyiyle ve emekliliğe nasıl yansıdığı çoğu zaman konuşulmamaktadır. Gelirin varlığı, sistemin adil olduğu anlamına gelmez; tıpkı yüksek maaş alan, ama işini yapamayan, bir siyasal yapının meşru kabul edilemeyeceği gibi.

Tam da bu noktada kamuoyunda sıkça dile getirilen, “Bir milletvekili, uzman bir doktorun iki katı maaş alıyorsa, burada büyük bir sorun vardır” ifadesi, yalnızca ekonomik bir karşılaştırma değil, toplumsal değerlerin de sorgulanmasıdır aynı zamanda. Doktor olmak; uzun yıllar süren zorlu bir eğitim, sürekli güncellenmesi gereken bilgi, insan hayatı üzerinde doğrudan sorumluluk ve yüksek etik yük demektir. Buna karşın siyaset, özellikle küçük toplumlarda, çoğu zaman uzmanlıktan çok ilişkiler ağıyla erişilebilen, bir alan hâline gelmiştir. Bu durum, hekimlerde olduğu kadar toplumda da derin bir adaletsizlik duygusu yaratmaktadır.

Hekimlerin siyasete yönelme eğilimi de, bu yapısal bozukluğun doğal bir sonucudur. Bir doktor neden siyasetçi olmak ister? Çünkü mesleğini icra ederken, karşılaştığı sorunları çözebileceği kurumsal mekanizmalar zayıftır. Çünkü sendikal mücadeleler çoğu zaman sonuçsuz kalmakta, bürokrasi ağır işlemekte ve alınan kararlar sahadaki gerçeklikle örtüşmemektedir. Siyaset, bu noktada hekim için bir “son çare”, bir savunma ve sözünü duyurma alanına dönüşmektedir. Ancak bu durum, ne hekimlik mesleği, ne de siyasal sistem açısından sağlıklıdır.

Halk açısından bakıldığında ise tablo son derece nettir. Vatandaş, hükümetle doktorlar arasındaki çekişmenin tarafı olmak istememektedir. Onun beklentisi; mesai saatleri içinde hastanede doktorunu bulmak, zamanında muayene olmak, tedaviye erişmek ve ekonomik olarak özel sağlık hizmetlerine mecbur bırakılmamaktır. Bugün yaşanan her kriz, kamusal sağlık hizmetine olan güveni daha da zedelemekte ve sağlık hizmetini bir hak olmaktan çıkarıp, bir ayrıcalığa dönüştürmektedir.

Çözüm, taraflardan birini tamamen haklı, diğerini tamamen haksız ilan etmekte değildir. Çözüm; tam mesainin, özlük haklarıyla birlikte ele alındığı; denetimin şeffaf, adil ve herkes için eşit olduğu; siyasi makamların da kendi gelir ve imtiyazlarını sorgulamaktan kaçmadığı, bütüncül bir reform anlayışındadır. Güney Kıbrıs ve dünya örnekleri, bunun mümkün olduğunu açıkça göstermektedir. Güçlü bir kamu sağlık sistemi, ancak güçlü, motive ve saygın hekimlerle ayakta kalabilir.

Tüm bu tablo aynı zamanda KKTC’de sağlık politikalarının, kişilere, dönemsel kararlara ve kriz yönetimine bağımlı yürütüldüğünü de göstermektedir. Oysa sağlık sistemi; öngörü, uzun vadeli planlama ve kurumsal hafıza gerektirir. Bugün tartışılan sorunların büyük bölümü yeni değil; yıllardır raporlarda, sendika açıklamalarında ve akademik çalışmalarda da dile getirilmektedir. Ancak kalıcı çözümler yerine geçici düzenlemeler tercih edildiği için, her kriz bir öncekini tekrar etmekte ve sistem her defasında biraz daha yıpranmaktadır. Bu durum, sağlık hizmetini kişisel fedakârlıklarla ayakta duran kırılgan bir yapıya dönüştürmekte; bu kırılganlığın bedelini ise yine toplum ödemektedir.

Bu krizin derinleşmesinde bir diğer belirleyici unsur ise, toplumsal alışkanlık ve sessizliktir. Sağlık hizmetine erişimde yaşanan aksaklıklar, zamanla “normal” kabul edilir hâle gelmiş; randevu bulamamak, günlerce beklemek, ya da özel sağlık hizmetine yönelmek olağanlaştırılmıştır. Oysa bu kabulleniş, sistemin kendini düzeltme refleksini daha da zayıflatmakta ve sorunların kalıcılaşmasına zemin hazırlamaktadır. Toplumun sağlık hakkını yüksek sesle, sürekli ve kararlı biçimde talep etmediği bir düzende, reformlar kaçınılmaz olarak ertelenmekte; bedel ise sessizce yine vatandaşın omuzlarına yüklenmektedir.

Bugün KKTC’de yaşananlar, yalnızca sağlık sisteminin değil, devlet kapasitesinin ve toplumsal adalet algısının da bir aynasıdır. Eğer bu tartışmalar yine günübirlik polemiklerle, karşılıklı suçlamalarla ve rakam yarıştırmalarıyla geçiştirilirse, bedel yine vatandaşa ödetilecektir. Oysa gerçek ihtiyaç, kısa vadeli siyasi kazançların değil, uzun vadeli toplumsal sağlığın merkeze alındığı bir akıl, vicdan ve ortak sorumluluk anlayışıdır.

Bugün alınmayan her yapısal karar, yarın daha büyük bir krizin bilinçli tercihi olacaktır. Sağlık sistemleri bir anda çökmez; görmezden gelindikçe yavaş yavaş işlevsizleşir. Bugün hekimler tükenmişlikten, halk umutsuzluktan söz ediyorsa, bu yalnızca bir uyarıdır. Asıl sorun, bu uyarının bir kez daha duyulup duyulmayacağıdır.

Ve belki de asıl sorulması gereken soru şudur:
Bir ülkede hekimler sistemden kaçmaya, halk ise hastaneden umudunu kesmeye başlamışsa, sorun gerçekten mesai saatlerinde mi, yoksa hepimizin görmezden geldiği çok daha derin bir yerde mi yatmaktadır? Çünkü sağlıkta saatler değil, adalet bozulduğunda sistem çöker; sistem çöktüğünde ise bedelini herkes öder.

Mert MAPOLAR, C.Ht

#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Levent Kutay
Levent KUTAY'dan
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.