EKONOMİ & FİNANS
okuma süresi: 16 dak.

Aşıkoğlu’ndan Doğu Akdeniz değerlendirmesi: “Türkiye–ExxonMobil mutabakatı jeopolitik kırılma”

Aşıkoğlu’ndan Doğu Akdeniz değerlendirmesi: “Türkiye–ExxonMobil mutabakatı jeopolitik kırılma”

TPAO ile ExxonMobil'in alt şirketi ESSO Exploration International Ltd. arasında, geçtiğimiz hafta petrol ve doğal gaz sektöründe mutabakat zaptı imzalandı. Söz konusu gelişmeyi Kıbrıs Türk Petrolleri Ltd. Genel Müdürü Şahap Aşıkoğlu’na sorduk… Aşıkoğlu'na göre Türkiye jeopolitik sigorta kazandı.

Yayın Tarihi: 14/01/26 14:14
okuma süresi: 16 dak.
Aşıkoğlu’ndan Doğu Akdeniz değerlendirmesi: “Türkiye–ExxonMobil mutabakatı jeopolitik kırılma”

Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ile ExxonMobil'in alt şirketi ESSO Exploration International Limited arasında, geçtiğimiz hafta petrol ve doğal gaz sektöründe mutabakat zaptı imzalandı.

TPAO Genel Müdürü Cem Erdem ile Exxonmobil adına Başkan Yardımcısı John Ardill, İstanbul'da düzenlenen törende imzaları attı.

Törene refakat eden Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, 'Milli petrol şirketimiz TPAO ile ExxonMobil alt şirketi ESSO Exploration International Limited arasında, Karadeniz ve Akdeniz'deki yeni arama alanlarını ve karşılıklı olarak kararlaştırılacak diğer potansiyel uluslararası alanları kapsayan petrol ve doğal gaz sektöründe bir mutabakat zaptı imzalandı. Derin deniz arama ve sondajındaki teknik yeteneklerimizi, ExxonMobil'in uluslararası deneyimiyle birleştirerek, operasyonel etkinliğimizi artırmayı ve yeni keşiflerin önünü açmayı hedefliyoruz. Enerjide bağımsız bir Türkiye hedefimiz doğrultusunda, uluslararası iş birlikleriyle kurumsal kapasitemizi güçlendiriyor ve bölgemizin enerji merkezi olma yolunda ilerliyoruz' dedi.

Söz konusu gelişmeyi Kıbrıs Türk Petrolleri Ltd. Genel Müdürü Şahap Aşıkoğlu’na sorduk…

Kıbrıs Türk Petrolleri Ltd. Genel Müdürü Şahap Aşıkoğlu, Doğu Akdeniz’de enerji ve Kıbrıs meselesinin iç içe geçtiği yeni döneme ilişkin kapsamlı bir değerlendirme yaptı.

Kıbrıs Postası’na konuşan Aşıkoğlu, 2000’li yılların başından itibaren Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin  doğal gazı Türkiye’ye karşı bir kaldıraç olarak kullandığını, bu süreçte enerji şirketleri ve onların arkasındaki devletlerin Kıbrıs dosyasının asli aktörleri haline geldiğini vurguladı.

ENERJİ DOSYASI, KIBRIS MESELESİNİN MERKEZİNE OTURDU

Aşıkoğlu’na göre Rum siyasi yönetimi, doğal gaz keşiflerini sadece ekonomik bir fırsat olarak değil, Türkiye ile yaşanan sorunlarda uluslararası baskı aracı olarak değerlendirdi. Devletten devlete yürütülen Kıbrıs ve deniz yetki alanı tartışmaları, bu aşamadan sonra enerji şirketleri ve onların devletleri üzerinden şekillenmeye başladı. Güney Kıbrıs, askeri ve ekonomik anlaşmalarla bu hattı güçlendirdi; bu durum Türkiye’nin bölgeden dışlanmaya çalışıldığı daha geniş bir jeopolitik mimariyle birleşti.

2004’TEN İKİ DEVLETLİ ÇİZGİYE

Aşıkoğlu, 2004 Annan Planı döneminde Türkiye’nin federasyonu “kabul edilebilir risk” olarak gördüğünü, ancak Kıbrıslı Türklerin “evet” demesine rağmen Rum tarafının ödüllendirilmesinin Türkiye’de ciddi bir adaletsizlik algısı yarattığını ifade etti. AB sürecinin Kıbrıs üzerinden kilitlenmesi ve 2017 Crans-Montana görüşmelerinin çökmesiyle federasyon parametresinin tükendiği düşüncesinin güçlendiğini belirtti. Bu süreç, Türkiye’nin iki devletli çözüm çizgisine yönelmesinin zeminini oluşturdu.

TÜRKİYE’Yİ DIŞLAYAN ENERJİ VE GÜVENLİK MİMARİSİ

Doğu Akdeniz’de Güney Kıbrıs, Yunanistan, İsrail, Mısır ve bazı AB ülkelerinin oluşturduğu enerji ve güvenlik mimarisinin Türkiye’yi dışlama amacı taşıdığını belirten Aşıkoğlu, EastMed boru hattı gibi projelerin bu yaklaşımın sembolü olduğunu söyledi. Deniz yetki alanları hukuku üzerinden Türkiye’nin tezlerinin “ihlâl” olarak sunulmasının da bu yalnızlaştırma politikasının parçası olduğunu vurguladı.

TÜRKİYE–EXXONMOBIL MUTABAKATI: JEOPOLİTİK MESAJ

Aşıkoğlu, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ile ExxonMobil iştiraki ESSO Exploration International Limited arasında imzalanan mutabakat zaptının, enerji alanının ötesinde jeopolitik bir kırılma anlamına geldiğini ifade etti. Bu anlaşmanın, orta vadede bölgede sertleşme yerine işbirliği zeminini güçlendirebileceğini belirten Aşıkoğlu, ExxonMobil’in sıradan bir şirket olmadığını; sermaye, teknoloji ve siyasi ağırlığı birlikte taşıdığını vurguladı.

“ExxonMobil’in olduğu yerde Amerikan devleti de vardır” diyen Aşıkoğlu, bu ortaklığın Türkiye’ye Doğu Akdeniz’de bir tür jeopolitik sigorta sağlayabileceğini savundu.

Türkiye’ye karşı yüksek tansiyon üreten hamlelerin maliyetinin artacağını, çünkü meselenin artık sadece bölge ülkeleri arasında değil, Washington’a da yansıyan bir boyut kazandığını dile getirdi.

KKTC AÇISINDAN NE ANLAMA GELİYOR?

Aşıkoğlu’na göre bu mutabakat KKTC açısından iki önemli avantaj barındırıyor.

Birincisi, Türkiye’nin KKTC’nin hak iddialarını daha caydırıcı bir zeminde savunabilme kapasitesinin artması.

İkincisi ise Kıbrıs çevresindeki enerji kaynaklarının iki toplum adına ortak yönetimi ve gelir paylaşımı tezinin uluslararası masada daha rahat savunulabilmesi.

Bununla birlikte Aşıkoğlu, sürecin risklerine de dikkat çekti. En önemli riskin, Güney Kıbrıs’ın dolaylı biçimde muhatap kabul edilmesi ihtimali olduğunu belirtti.

ENERJİDEN ÖTE BİR HAMLE

Şahap Aşıkoğlu, değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı: “Bu anlaşma sadece petrol ve gazla ilgili değil; aynı zamanda güçlü bir jeopolitik mesajdır. Mesaj nettir: Türkiye derin denizde yalnız değildir, ABD’li bir major ile masadadır. Türkiye’yi oyun dışına itme girişimlerine karşı ‘ben de oyunun içindeyim’ hamlesidir.”

Aşıkoğlu, 2026 yılı içinde bölgede sertleşmeden ziyade ticari kaygıları giderici uzlaşı arayışlarının öne çıkabileceğini ve altyapının bu yönde hazırlandığını ifade etti.

DOĞU AKDENİZ’DE ENERJİDE VE KIBRIS MESELESİNDE YENİ BİR DÖNEM

Şahap Aşıkoğlu’nun Kıbrıs Postası’na değerlendirmesi şöyle;

“Bütün her şey 2000’li yıllarda başladı. Dimitris Hristofyas ve ekibi, doğal gaz konusu gündeme geldiğinde bir fırsat gördü. Doğal gaz, dünyanın “birinci liginde” bulunan kurumların ve şirketlerin ilgisini çekiyordu. Rum siyasi üst aklı, bu ilgiyi Türkiye’ye karşı kullanabileceklerini fark etti. O güne kadar devletten devlete çözülmeye çalışılan başta Kıbrıs meselesi ve kıta sahanlığı deniz yetki alanı sorunları, başka bir evreye girdi. Dünyanın lobi gücü en yüksek enerji şirketleri ve onların arkasındaki devletler, bu dosyaları farklı biçimlerde “çözüm üretme” kapasitesine sahipti. Özetle Güney Kıbrıs, Türkiye ile sorunlarını doğrudan kendisi değil; enerji şirketleri üzerinden, o şirketlerin devletleriyle birlikte çözmeye yöneldi. Bu baskı mekanizmasını Türkiye üzerinde bir kaldıraç olarak kullandı ve bunun karşılığında kendi egemenlik alanını bile riske atabilecek bir stratejik çizgiye girdi.

Bu taktiksel tutum, Türkiye’nin bölgede enerji ve jeopolitiğin dışında bırakılmaya çalışıldığı daha geniş bir mimariyle birleşince Rum siyasi üst aklı bu hattı daha da güçlendirdi. Sadece enerji devleriyle değil, o enerji şirketlerinin devletleriyle de askeri ve ekonomik anlaşmalar yapmaya başladı. Bu büyük bir fırsattı ve Rum yönetimi bu fırsatı değerlendirmek istedi.

Peki, ne olmuştu da Annan Planı’na ve federasyona “evet” diyebilecek kadar güçlü bir Türkiye siyaseti, daha sonraları hem enerji hem de Kıbrıs konusunda müttefikleriyle iletişim sorunları yaşamış ve hat değiştirmişti?

Aslında cevap basit: 2004 konjonktürü şimdikinden kökten farklıydı. Türkiye’nin AB’ye yakınlaştığı dönemde Kıbrıs, AB sürecinde önemliydi . Federasyon/çözüm, Türkiye’nin AB yolunu açan bir kaldıraç olarak görülüyordu. “Türk tarafı evet derse izolasyon kırılır” beklentisi vardı; bu beklenti Türkiye’nin de sorunun çözümü için inisiyatif almasını tetikledi.

Bence en önemlisi ve bu makalenin merkezi federasyon o gün “kabul edilebilir risk” olarak görüldü. Türkiye, 2004’te anlaşmayı bölgedeki askeri ve jeopolitik gücüyle yönetebileceğini düşündü. Dolayısıyla o günün rasyoneli şuydu: “Statükonun maliyeti” ile “federasyon riskleri” karşılaştırıldığında, federasyon yönetilebilir bir fırsat gibi duruyordu. Ama bunun arkasında, Türkiye’nin bölgedeki gücü ve jeopolitik dengelerinin sağladığı kaldıraç vardı.

Sonra ne oldu da Türkiye “iki devlet” çizgisine döndü? Aslında bu soru, makalenin öz sorusu.

2004 Annan planında bir tür “ahlaki sözleşme” bozuldu algısı Türkiye’de güçlendi. Çünkü Kıbrıslı Türkler ve Türkiye risk almış, %67 ile “evet” demiş; fakat fiilen ödüllendirilen taraf plana “hayır” diyen Rumlar olmuştu. Bu adaletsizlik algısı, Türkiye’nin motivasyonlarından birini yok etti. İzolasyonlar beklenildiği gibi azalmadı. En az bunun kadar önemli bir etken de şuydu: AB süreci Kıbrıs üzerinden kilitlendi ve Türkiye’nin AB iştahı giderek azaldı. Böylece “riske girip Kıbrıs sorununu çözelim” mantığı devre dışı kaldı.

2017 Crans-Montana çöküşü de “federasyon parametresi tükeniyor” algısını artırdı; Kıbrıs üzerinden normalleşmeye değil, pozisyon almaya ihtiyaç doğdu.

Bütün bunların yanında, makalenin başında vurguladığım taktiksel değişim en büyük kırılmayı yarattı: Türkiye’nin statüsü, ilişkileri, işbirlikleri, deniz yetki alanları ve ekonomik gelir paylaşımı; Rum tarafının lobi gücü ve değiştirdiği taktik sonucunda Kıbrıs dosyasına daha sıkı bağlandı. Böylece enerji jeopolitiği de dosyaya dâhil oldu ve Türkiye adına her şey değişmeye başladı. Konjonktür, olumlu bir çerçeveden risk üreten bir yapıya döndü.

Türkiye, bölgedeki gücünü korumaya çalıştığı ölçüde, Türkiye’yi dışarıda bırakan bir mimariyle karşılaştı. Örneğin bölgesel gaz piyasası, altyapı ve diplomasi diliyle kuruldu; üyeler arasında GKRY, Yunanistan, İsrail, Mısır, İtalya, Fransa vb. yer aldı. ABD/AB/Dünya Bankası gibi aktörlerin gözlemci/kurumsal temaslarıyla bu yapı “yalnızca enerji kulübü” olmaktan çıkıp jeopolitik bir platforma dönüştü. Bunun yanında Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de “oyun dışı bırakılmasının” temel zemini olarak deniz yetki alanları hukuku kullanıldı. Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs’ın AB üzerinden deniz yetki anlaşmaları ve iddialarıyla Türkiye’nin tezleri, “ihtilaflı ama müzakere edilebilir” bir düzlemden; Batı kurumlarının bir kısmında “ihlâl” düzlemine itilmiş oldu. Böylece Türkiye bölgede yalnızlaştı. O kadar hızlı değişen bir coğrafyada enerji sektöründe Türkiye-siz güzergâh arayışı da başladı. EastMed boru hattı projesi, “Türkiye’yi by-pass” fikrinin sembolü oldu: Yunanistan–GKRY–İsrail hattı, İsrail/GKRY gazını Girit–Yunanistan üzerinden Avrupa’ya ulaştırmayı hedefledi. Böylece Türkiye’nin “enerji köprüsü” kozunun Doğu Akdeniz özelindeki ağırlığı zayıflatılmak istendi.

Olay sadece enerjiyle de bitmedi; güvenlik mimarisi de yeniden dizayn edildi. Türkiye’ye karşı “denge koalisyonu” olarak okunabilecek şekilde Yunanistan–Fransa–ABD ve GKRY arasında askeri/siyasi anlaşmalar arttı. Son dönemde İsrail’in de hem enerji hem askeri alandaki anlaşmalarıyla bölgede Türkiye’ye alternatif olma isteğini daha görünür biçimde gösterdiği söylenebilir.

Bütün bunların sonucunda Türkiye bölgede kırılganlaştı. Her şey Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının netleşmesine kaldı; o da uluslararası hukuk demektir. Fakat pratikte hepimiz biliyoruz ki uluslararası hukuk tek başına belirleyici değildir; lobi gücü, ittifak mimarisi ve güç dengesi sonucu belirler. Böylece boru hattı, elektrik kablosu, LNG gibi projeler bölgede gerginlik üretmeye devam ediyor.

Geçen hafta bütün bu denklemleri değiştirebilecek bir gelişme yaşandı, TPAO ile ExxonMobil’in iştiraki ESSO Exploration International Limited arasında; Karadeniz ve Akdeniz’de yeni arama alanlarını Mutabakat Zaptı imzalandı. Peki, bu ne değiştirir.

Şu çok net ki bu anlaşma Enerjide ve jeopolitik bir kırılma…

Türkiye–ExxonMobil Mutabakatı Doğu Akdeniz ve Kıbrıs satrancındaki yeni bir normal getirecek. Kısa vadede olmasa da orta vadede sertleşme yerini işbirliklerine ve projelere yerini bırakacak. Makalenin sonucuna bırakmadan söyleyeyim; Bu anlaşmanın yakın bir gelecekte Türkiye ile Israil işbirliğine zorlayacak kadar değişme yol açacağını düşünüyorum.

Anlaşmayı detaylı okuyunca “karşılıklı olarak kararlaştırılacak diğer potansiyel uluslararası alanlar.” da bu ortak çalışma yapılabilecek deniyor.

Bu durum açıkça stratejik ortaklık. ExxonMobil sıradan bir şirket değil. Teknoloji, sermaye kadar siyasi ağırlık taşır. Amerikan devletinin olduğu her yerde vardır. Veya başka bir açıdan bakacak olursak Exxonmobil in olduğu her yerde Amerikan devleti vardır.

Yani Exxonmobil, Doğu Akdeniz satrancını “bilmeyen” bir oyuncu değil; tam tersine tahtanın üstünde zaten taş.

Sorulacak esas soru şu: ExxonMobil, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin eline “jeopolitik sigorta” verir mi? Oyuna geri dönmesini sağlar mı?

Bence sağlar. Bu çok açık Türkiye’ye karşı “yüksek tansiyon” üreten bazı hamlelerin maliyeti artar. Çünkü mesele artık sadece Türkiye, GKRY, Yunanistan veya İsrail tartışması olmaktan çıkıp ABD şirketinin varlığı üzerinden Washington’a da yansır.

Bu anlaşmanın KKTC için önemi nedir neleri değiştirir bana göre en önemli iki konuda bize katkı sağlar.

Birincisi Türkiye, bundan sonra KKTC’nin hak iddiasını daha “caydırıcı” bir zeminde savunmaya çalışabilir. Sonuçta her şey bir şemsiye altında toplantı ve o şemsiyenin altında Türkiye Güney Kıbrıs’a göre daha ağır bir paydaştır.

İkincisi Kıbrıs çevresindeki kaynakların iki toplum adına ortak yönetimi ve gelir paylaşımı tezi, daha rahat savunulabilir. bu tezi diplomatik masaya yeniden taşımayı kolaylaştırabilir.

Bu Anlaşmanın bizim için riskleri yok mu? Var hem de küçümsenmeyecek riskler en önemlisi güney Kıbrıs’ı muhatap kabulü noktasına getirebilir.

Sonuç olarak Bu anlaşma sadece “petrol-gaz” için mi, yoksa “jeopolitik mesaj” mı? Sorusu ile konuyu toparlamak istiyorum.

Dürüst cevap vermek istiyorum ikisi birden, ama ağırlık kısa vadede jeopolitik mesajda.

Bana göre mesaj net “Türkiye derin denizde yalnız değil; ABD’li major ile masada.”

Yani Türkiye’yi oyun dışına itme mimarisine karşı “ben de oyunun içindeyim” hamlesidir bu anlaşma.

Bundan sonra ne olur… Bölgede sertleşme değil uzlaşı büyür ve 2026 içinde ABD’den kapsamlı değil ama ticari kaygıları giderici bir uzlaşı paketi masamıza konur. Bütün altyapı artık bunun için müsait…”

#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Levent Kutay
Levent KUTAY'dan
#gozdenkacmadi

En güncel gelişmelerden hemen haberdar olmak için

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Haberi Facebook'ta gör