Egemenlik kelepçede: Gücün hukuku esir aldığı yeni dünya eşiği
MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
Bir devlet başkanına yönelik müdahale iddiaları, uluslararası hukukun sınırlarını ve küresel düzenin meşruiyetini yeniden tartışmaya açarken; dünya, güç ve hukuk arasındaki en tehlikeli eşiğe yaklaşıyor.
Kamuoyuna yansıyan iddialar, yorumlar ve karşılıklı açıklamalar, dünyanın uzun süredir birikerek gelen geriliminin, artık görünür bir kırılma noktasına ulaştığını gösteriyor. Bir devlet başkanının, başka bir gücün güvenlik doktrini kapsamında yakalandığı ve yargı sürecine taşındığına dair haberler, gerekçesi ve gerçekliği ne olursa olsun, uluslararası sistemin algısal mimarisinde, derin bir sarsıntı yaratmıştır. Zira uluslararası düzen, yalnızca fiili eylemlerle değil, bu eylemlerin mümkün ve meşru görülebilmesiyle de ayakta durur ya da çöker. Bugün tartışılan mesele tekil bir ülke, tek bir lider ya da tek bir operasyon değildir; mesele, egemenliğin sınırlarının kim tarafından, hangi gerekçeyle ve ne ölçüde aşılabileceği sorusudur.
Washington yönetiminin söylemi, küresel güvenlik ve sınır aşan suçlarla mücadele çerçevesine otururken, çok sayıda ülke ve hukuk çevresi, bu yaklaşımın, uluslararası hukukun temel taşları olan egemenlik, dokunulmazlık ve güç kullanma yasağını aşındırdığını savunmaktadır. Buradaki kırılma, “istisnai durum” söyleminin kalıcı bir norma dönüşme riskidir. Eğer bir devlet, başka bir devletin en üst makamını, kendi hukuk sistemine tabi kılma yetkisini fiilen kullanabiliyorsa, bu durum yalnızca hedef alınan ülkeyi değil, tüm orta ve küçük ölçekli devletleri doğrudan ilgilendiren bir emsal üretir. Küresel medyada “jeopolitik kırılma” vurgusunun öne çıkması da bundandır; zira mesele, hukuk ile güç arasındaki kadim gerilimin, güç lehine açık bir faza geçip geçmediğidir.
Tepkilerin çeşitliliği, dünyanın fiilen iki hatta daha fazla algı kampına bölündüğünü göstermektedir. Bir kesim, otoriter yönetimlere karşı uluslararası müdahaleyi meşrulaştıran bir dil kullanırken, diğer kesim bunun yeni bir müdahalecilik ve kaynak odaklı güç siyaseti olduğunu savunmaktadır. Latin Amerika’da yaşanan toplumsal tepkiler de, bu ikiliği yansıtmaktadır: Bir yanda rejimden kurtuluş beklentisiyle yapılan kutlamalar, diğer yanda da bunun halkın iradesine değil, ülkenin stratejik kaynaklarına yönelik bir hamle olduğuna dair güçlü bir kanaat oluşturuyor. Bu tablo, müdahalenin ahlaki gerekçelerle mi, yoksa stratejik ve ekonomik hesaplarla mı yapıldığı sorusunu akla getiriyor.
Uluslararası ilişkiler ve hukuk uzmanlarının, Birleşmiş Milletler sistemine dair “tükeniş” yorumları, yalnızca kurumsal bir eleştiri değildir; bu, çok taraflılığın yerini seçici ve güç temelli uygulamalara bırakmakta olduğuna dair bir uyarıdır. Eğer kurallar, yalnızca güçlü olanın yorumuna göre esnetilebiliyorsa, uluslararası hukuk bir bağlayıcılık metni olmaktan çıkıp, siyasi bir enstrümana dönüşür. Bu noktada “yeni dünya düzeni” söylemi, düzenin gerçekten yeni olup olmadığı değil, ne kadar düzensiz ve öngörülemez hale geldiği sorusunu da beraberinde getiriyor. Yeni sömürgecilik tartışmaları da tam bu zeminde filizlenmektedir; askeri işgal yerine hukuk, yaptırım, finans ve güvenlik söylemleriyle meşrulaştırılan nüfuz alanları inşa edilmektedir.
Bu noktada asıl tehlike, tekil bir müdahaleden ziyade, bu tür hamlelerin giderek normalleşmesi ve sessiz bir kabule dönüşmesidir. Güçlü aktörlerin kendi güvenlik tanımlarını, evrensel hukuk normlarının önüne koyduğu bir dünyada, “tehdit” kavramı da giderek sübjektifleşmektedir. Bugün uyuşturucu, terör ya da güvenlik gerekçesiyle meşrulaştırılan müdahaleler, yarın enerji arzı, deniz yolları ya da siyasi uyumsuzluk başlıkları altında genişleyebilir. Böyle bir zeminde uluslararası sistem, kurallara dayalı bir yapı olmaktan çıkarak, güç merkezlerinin anlık çıkarlarına göre şekillenen, esnek ve öngörülemez bir düzene evrilir. Bu da yalnızca hedef ülkeler için değil, müdahaleyi gerçekleştiren aktörler için dahi, uzun vadede istikrarsızlık üretir.
Bu gelişmelerin domino etkisi, özellikle stratejik konumu ve doğal kaynakları olan bölgeler için daha da belirgindir. Enerji yolları, deniz yetki alanları ve jeopolitik geçiş noktaları, güç siyasetinin ilk temas ettiği alanları olmaya devam edecektir. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs adası da bu bağlamdan bağımsız değildir. Kıbrıs, hukuki statüsü, garantörlük sistemi, enerji denklemi ve büyük güçlerin bölgedeki çıkarları nedeniyle, küresel güç ve hukuk geriliminin küçük ölçekte bir laboratuvarı gibidir. Venezuela örneği üzerinden çıkarılabilecek en önemli ders, iç siyasi bölünmüşlüklerin ve dış müdahaleye açık algıların, uluslararası hamleleri kolaylaştırdığı gerçeğidir. Kıbrıs ekseninde, hukuki zeminlerin zayıflatılması, tarafların pozisyonlarını, uluslararası kamuoyunda yeterince anlatamaması ve enerji rekabetinin sertleşmesi, benzer baskı ve yönlendirmelere kapı aralayabilir. Bu nedenle dikkat edilmesi gereken husus, yalnızca askeri ya da diplomatik güç değil, meşruiyet, tutarlılık ve uluslararası hukuk söyleminin de güçlü tutulmasıdır.
Kıbrıs özelinde asıl kırılganlık, yalnızca askeri dengelerden değil, hukuki belirsizliklerin de, uzun süredir yönetilemeyen bir normal haline gelmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve güvenlik mimarisi, iç içe geçerken, adanın statüsü giderek daha da fazla, küresel pazarlık başlıklarının parçası haline gelmektedir. Bu tür zeminlerde uluslararası hukuk, koruyucu bir kalkan olmaktan çıkıp, güçlü aktörlerin pozisyonlarını meşrulaştırmak için, seçici biçimde başvurduğu bir araç haline de gelebilir. Venezuela örneğinin işaret ettiği en temel ders de budur: Hukuki belirsizlikler ne kadar derinse, dış müdahale alanları da o kadar genişler.
Sonuç olarak, dünyada yaşanan bu son gelişmeler, tekil bir krizden ziyade sistemsel bir dönüşümün işaretlerini taşımaktadır. Gücün hukuku yeniden tanımladığı bir evrede, küçük ve orta ölçekli aktörler için en hayati unsur, iç dayanışma, çok taraflı diplomasi ve hukuki meşruiyeti sürekli canlı tutmaktır. Aksi halde “istisna” olarak sunulan her hamle, yarının kuralı haline gelebilir. Kıbrıs’tan Latin Amerika’ya uzanan bu çizgi, dünyaya aynı uyarıyı yapmaktadır: Egemenlik, korunmadığı anda pazarlık konusu olur.
Ve insanlığa bırakılan not şudur: Hukukun sustuğu yerde güç konuşur; gücün konuştuğu yerde ise hiçbir toplum kendini güvende sayamaz.
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.