Guterres’in ısrarı ve çözümün ‘küçük’ alametleri…
Kıbrıs Cumhuriyeti Başkanı Nikos Hristodulidis, Alfa TV’de yayımlanan yeni röportajında çok önemli şeyler söylemiş.
Söyleşide, Kıbrıs sorununun çözüm yolunda önemli gelişmelerin önünü açan ve enerjiyle ilgili yoğun perde gerisi istişareler yapıldığını aktaran Rum lider, Kıbrıs sorununda çözüm planının 2026 sonundan ve BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in görev süresinin bitişinden önce sunulabileceğini öne sürdü.
Bundan daha da önemlisi, Hristodulidis, bu gelişmedeki belirleyicinin, Genel Sekreter Guterres’in, Mart ayında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ankara’da yaptığı görüşme olduğunu ve Erdoğan’ın, Genel Sekreter’e özlü görüşmeler için "yeşil ışık yakmış göründüğü" ifade etti.
Aslına bakarsanız, söyleşinin en önemli kısmı bu son satırda yazdıklarımdır. Yani Başkan Erdoğan’ın bu görüşmelere yeşil ışık yaktığı iddiası.
Bunu, geçtiğimiz haftalarda İstanbul’da toplanan TDT zirvesinde yaptığı konuşmada kullandığı “Kıbrıs’ta adıl ve kalıcı bir çözümün zamanı geldi de geçti” şeklindeki ifadelerle de yan yana koyarsak, en basitinden “temkinli bir iyimserlik” içine girmemiz yanlış olmaz.
Ama ben daha da ileri gitme niyetindeydim.
Bilindiği üzere geçtiğimiz hafta sürpriz bir gelişme yaşandı ve aralarında benim de olduğum 15’ten fazla kişinin Türkiye’ye giriş yasağı kaldırıldı.
Hiç beklemediğim bir anda Tufan Hoca’nın bizzat ilettiği bu haber anından itibaren kafamdaki tek düşünce şu oldu: “Acaba Türkiye, Kıbrıs sorunu konusunda yumuşama belirtisi mi gösteriyor?”
Doğrusunu söylemek gerekirse, haber basına yansıyıp da diğer yasağı kaldırılan kişiler de kendini belli edince, bu düşüncem biraz daha pekişti.
Zira eski Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın yakın çalışma ekibinden -benim bildiğim- dört kişinin 82’li kodları kaldırılmış bulunuyor. Hoş, bu dört kişiden 3’ünün yasaklı olduğunu bilmiyorduk, onlar açıklayınca öğrendik ama bu durum, esas mesajı bozan bir şey değil.
Federal çözüm, elbette, ne Mustafa Akıncı’nın, ne çalışma arkadaşlarının ya da benim gibi yıllarını bu çözüm modeline adamış bir kişinin tekelinde olan bir şey değildir. Bilindiği gibi bir Türk tezidir ve yıllardır masadadır.
Ancak 2017’de Crans Montana’da yaşanan hayal kırıklığı sonrası, Türkiye’nin artık bu çözüme sırt çevirdiği, 2020 seçimlerinde ise federal çözüm isteyen Akıncı yerine, -pervasız bir müdahale sonrası-Ersin Tatar’ın tercih edilmesi, tarihe mal olmuş olgulardır.
O seçimden kısa bir süre sonra sevgili dostum Ali Bizden hocamızın Türkiye’ye alınmaması sonrası ortaya çıkan G ve N 82’li kodların esas sebebinin, federal çözüm olduğu -kanımca- neredeyse kesin bir husustur. Zira, geçen Cuma gününe kadar bilinen 16 kişilik listenin neredeyse tümünün bu çözümü destekleyen tarafta olduğu zaten hemen herkesin malumuydu.
Haliyle geçen hafta yaşanan gelişme sonrası ortaya çıkan isimlerle birlikte bu durumdan daha da emin oldum.
Yanlış anlaşılmasın, bunun çok iyi bir gelişme olduğunu düşünüyorum ve en çok da çözüm ihtimali açısından bunu yapıyorum.
Dolayısıyla yukarıda Hristodulidis’in ifadelerinden aktardığım “Türkiye, yeni sürece yeşil ışık yaktı” bilgisine inanmak için yeterli sebebim vardır diye düşünüyorum.
Peki bizi nasıl bir süreç bekliyor diyorsanız, bu köşenin takipçileri, daha önceki makalelerimde, “Kıbrıs sorunun çözümü için bir plan ortaya çıkmalı ve bu da Guterres kriterleri üzerinden olmalı” şeklinde değerlendirmeleri çokça kullandığımı hatırlayacaktır.
“Ortaya bir plan atılsın, hiç bir şey olmasa bile en azından iki taraf da bunu tartışacaktır” şeklindeki ifadeyi de sadece yazmakla kalmadım, konunun en üst düzey muhataplarına da aktardım.
Şimdi diyeceksiniz ki koskoca BM veya uluslararası toplum, bu garip Ulaş Barış’ı dinlemeye karar verdi de mi ortaya plan atmaya hazırlanıyor?
Hiç sanmıyorum ama bazı düşüncelerimde yalnız olmadığımı düşünüyorum.
Çünkü ortada 10 yıllık bir çaba ve direkten dönülen, yüzde 95’ten fazlası çözülmüş bir Crans Montana zirvesi vardır!
Kuşku yok ki, Kıbrıs sorununda 2026 yılı içinde bir plan ortaya çıkarsa, bunun en büyük müsebbibi, biz ‘aptal’ Kıbrıslılara her türlü tevazuyu ve sabrı gösteren Antonio Guterres’tir!
Genel Sekreter, daha göreve geldiği hafta kucağında bulduğu, ardından ilk zirvesine katıldığı, Crans’ta ise parmaklarının ucundan kaçırdığı Kıbrıs sorunu çözümünü –çok şükür ki- kişiselleştirmiş, ajandasının en üstüne yazmıştır.
Öyle görülüyor ki, 2017’den bu yana, gerek gayrı-resmi diyerek topladığı zirveler, gerek umutsuzca atadığı kişisel temsilciler, gerekse de görüştüğü liderler (ve taraflar) vasıtasıyla Kıbrıs sorununu bir şekilde gündemde tutan Guterres, bu çabasının boşa gitmemesi için bize bir iyilik yapıyor.
O iyilik de, Crans Montana’da ortaya koyduğu ‘çözüm kriterlerini’ daha da kapsamlı ve yeni bir modaliteyle, bir çeşit ‘miras’ şeklinde masaya bırakmaktır.
İşte Genel Sekreter, Crans’taki altı başlığı (altı kriteri) -ki buna adadaki garanti sisteminin değişmesi ve Türk askerinin çekilmesi de dahildi- bu kez daha kapsamlı, siyasi eşitlik, hakemlik, takvim ve sonuç odaklılık özünde, daha da geniş bir şekilde sunulmaya hazırlanmaktadır.
Yalnız, unutmayalım, bu sunulacağı düşünülen olan taslak plan, çözüm anlamına gelmemektedir, pazarlığa açıktır.
Ve yine unutmayalım, Genel Sekreter, 1 Ocak 2027 itibarıyla görevini devredecektir.
Kısacası, bu yol, hem görev değişiklikleri, hem her tarafın kendi doğal iç siyaseti bağlamında, seçimler ve başka gündemlere takılabilecek engellerle doludur.
Fakat hiçbir engel, 10 yıldır buzdolabında ölüme terkedilen, ortak bir şekilde ‘zeminsizliğe’ mahkûm edilen Kıbrıs sorununda yeni bir umut yeşermesine engel olacak güce sahip değildir.
Bu bağlamda, bir önemli noktaya da kısaca değinerek kapatmam gerekirse, Türkiye’nin hemen tüm uluslararası ilişkilerinde gelinen noktalar, sürekli bir şekilde Kıbrıs sorunu engeliyle karşılaşmaktadır.
Bunların en bilineni elbette ki Türkiye-AB ilişkileridir.
Biliyorum, bazılarınız “yine Türkiye’nin, AB üyeliğinin ya da yolculuğunun faydalarını anlatacak?” diye soracaktır.
Yok, o değil. Yani, evet, o kısmı baki kalacak ama bu noktada madalyonun diğer tarafına geçip, AB yönünden de kısaca anlatacağım.
Çünkü gelinen noktada, AB için karar verme zamanı çoktan gelip geçmiştir demek hiç de yanlış olmaz.
Bunun nedeni de Kıbrıs sorununun devamının sadece AB’nin kendi normlarını ve prensiplerini zehirleyip, öldürmeye başlayan bir sorun olarak değil, artık siyaset, ekonomi ve en önemlisi de güvenlik anlamında bitirmeye başlayan bir sorun olmasındandır.
Açıkçası, Kıbrıs sorununun varlığının, AB’nin geleceği açısından gittik sonra büyüyen zehirli bir sarmaşık olduğunu görmek için müneccim olmaya gerek yoktur. Kıbrıs sorunu sandığımızdan daha büyük bir uluslararası sorundur. Esas anlaşılması gereken nokta budur.
Dolayısıyla AB, ne olursa olsun, kendine üyelik başvurusu yapan, gümrük birliği vasıtasıyla en büyük ticaret partnerlerinden birisi haline gelen ve yine dünyanın hızla değişen konjonktüründe büyük bir gereklilik olarak ortaya çıkan güvenlik meselesinde ihtiyaç duyduğu Türkiye’nin, bizzat kendi üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti ile içinde bulunduğu bu sorunlar yumağını sonlandırma konusunda kesin bir çare bulmak zorundadır. Dünyanın içinden geçtiği yeni düzene doğru gidilen bu geçiş döneminde, gidilecek olan ‘yeni köyde’, Kıbrıs sorununun -en azından bu haline- bence yer yoktur.
Başkan Erdoğan’ın “zamanı geldi de geçti” vurgusunun hitap ettiği yer bence buna da işaret etmektedir. Bu sorun bir şekilde bitmelidir.
Umarım Haziran’la birlikte bu yola girilir.
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.