Nöroplastisitenin karanlığındaki ada: KIBRIS!
İnsan beyni, evrendeki en karmaşık yapıdır.
Zekanın kökenleri hala araştırılıyor olsa da IQ'nun sabit olmadığı, yaşam boyunca değişebileceği açıkça görülüyor.
Nörobilimci Paul D. MacLean 'a göre insan üç beyinli bir varlıktır. Bu teoriye göre beyin, evrimsel olarak iç içe geçmiş üç katmandan oluşur: En temel hayatta kalma içgüdülerini yöneten Sürüngen Beyin (Reptilian Complex), duyguları ve sosyal bağları kontrol eden Memeli Beyni (Limbic System/Mammalian Brain) ve mantık, dil gibi üst düzey işlevleri barındıran İnsan Beyni (Neocortex).
Ortalama bir yetişkinin dinlenme halindeyken beyni, vücut enerjisinin yaklaşık %20'sini tüketir.
Güncel bilimsel çalışmalar; beyin aktivitesinin, parmak izi kadar benzersiz ve tanımlayıcı olduğunu ortaya çıkarmıştır: Nature Neuroscience dergisinde yeni yayınlanan araştırmaya göre, her insanın kendine özgü bir imza deseni var.
İnsan beyninde toplamda yaklaşık 86 milyar nöron (sinir hücresi) olduğu konusunda fikir birliği vardır. Bu nöronların her biri, sinapslar aracılığıyla diğer nöronlarla 15.000'e kadar bağlantı kurabilir. Yaşlandıkça nöronlar ölür. Özellikle 20 ila 90 yaşları arasında günde yaklaşık 85.000 nöron kaybı olduğu tahmin edilmektedir.
Öte yandan; Süngerler, sinir sistemi olmayan tek çok hücreli hayvanlardır. Sinir hücreleri veya duyu hücreleri yoktur. Stephen Hillenburg’un muhteşem zekâsı ile çizgi filmde karşımıza çıkan Sünger Bob’u tenzih ederiz! MIT araştırmacıları tarafından yürütülen yeni genetik analizler, deniz süngerlerinin 640 milyon yıllık kayalarda bulunan ilginç bir molekülün kaynağı olduğunu doğruluyor. Bu kayalar, çoğu hayvan grubunun gezegeni ele geçirdiği dönem olan Kambriyen patlamasından (540 milyon yıl önce) önemli ölçüde daha eski olup, deniz süngerlerinin Dünya'da yaşayan ilk hayvanlar olabileceğini düşündürmektedir.
Biliyorsunuz, Steve Jobs ve Mozart gibi ünlü yenilikçilere atfedilen “yalnız dahi” efsanesi var. İnsanlar bu efsaneyi seviyor çünkü kolay ve etkileyici bir anlatı sağlıyor. Ancak yenilik yalnız başına gerçekleşmez. Dünyamızı, etrafımızdaki her şeyi -ve herkesin yaptığı her şeyi- özümseyerek, beynimizde yeniden harmanlayarak ve ardından yeni versiyonlarını ortaya çıkararak yaratıyoruz.
Öncelikle, “Yalnız Dahi” Yoktur. Yaratıcılığın ve dehanın tarihsel olarak sadece birkaç seçkin bireye ait olduğu ve bu kişilerin fikirlerini tamamen tek başlarına, izole bir şekilde ortaya çıkardığı yanılgısını ifade eder. Ancak modern araştırmalar, bu mitin büyük ölçüde yanlış olduğunu ve dehanın aslında bilimsel topluluklar, iş birlikleri ve geçmiş çalışmalar üzerine inşa edilen toplumsal ve birikimli bir süreç olduğunu gösterir.
Yaratıcılık, harmanlayarak, kırarak, bükerek gelişir.
"Harmanlama", iki veya daha fazla fikri bir araya getirme işlemidir.
"Kırma" ise bir bütünü alıp parçalara ayırmak ve parçalardan yeni bir şey oluşturmaktır. Savaşın vahşetini göstermek için hayvanların, askerlerin ve sivillerin parçalarını kullandığı Picasso'nun ünlü, devasa savaş karşıtı tablosu "Guernica" örneği gibi.
"Bükme", bir kaynağı alıp bir şekilde onunla oynamaktır; örneğin bir caz grubunun her gece çaldığı aynı şarkıyı farklı bir şekilde çalması gibi. Bu, bir temanın varyasyonudur.
Yıllar boyunca bilim insanları, insan beyninin beton gibi olduğunu düşündüler; çocukluktan sonra sertleşir ve artık değişmezdi.
Ancak nöroplastisite keşfi, bu inancı kökten sarstı. Beynin yaşam boyu yeni deneyimlere, öğrenmeye ve çevresel değişikliklere uyum sağlamak için kendini yeniden organize etme ve sinir bağlantılarını değiştirme yeteneğine sahip olduğu; bunun, öğrenme, hafıza, hasar sonrası iyileşme ve yeni beceriler kazanmada kilit rol oynadığı ve hem yapısal hem de işlevsel değişiklikleri kapsadığı ortaya çıktı. Beynin esnekliği, çocuklukta en yüksek düzeyde olsa da yetişkinlikte de devam eder ve meditasyon, düzenli egzersiz, yeni bir dil öğrenmek gibi aktivitelerle güçlendirilebilir.
İyiye odaklandığımızda, beyin daha fazla iyiyi fark edebilmek için kendini yeniden düzenler.
Beynimiz, dikkatimizi verdiğimiz şeyi öncelik haline getirir.
Günlük hayatlarımızda küçük ama iyi olan ayrıntılara odaklandığımızda nöron ağlarımızın güçlenmesini sağlarız. Zamanla bu ağlar daha hızlı aktive olur. Ve bizler, farkında bile olmadan iyiyi fark etmeye daha hazır bir zihne sahip oluruz.
Nöroplastisitenin büyüsü de burada zaten; dikkatimizin yönü değiştikçe, beynimizin yapısı da değişir. Ve bu değişim, yalnızca daha fazla iyiyi görmemizi değil kendimizi hayatlarımızda daha güvende ve bütün hissetmemizi de mümkün kılar.
Hayatımızdaki güzelliklere odaklanmak, sadece o anlık ruh halimizi düzelten geçici bir eylem değil; beynimizin fiziksel yapısını ve çalışma şeklini kelimenin tam anlamıyla yeniden inşa eden bilimsel bir süreçtir. “Nöroplastisite” adı verilen bu mucizevi özellik sayesinde, biz iyi olaylara, şükretmeye veya olumlu detaylara dikkatimizi verdikçe, beynimizdeki pozitif nöron yolları adeta spor salonunda çalışan bir kas gibi güçlenir ve kalınlaşır. Bu yolları ne kadar sık kullanırsak, beynimiz gelecekteki güzellikleri ve fırsatları fark etme konusunda o kadar ustalaşır; böylece mutluluk zorlama bir çaba olmaktan çıkıp zihnimizin otomatik bir refleksi haline gelir.
Bu olağanüstü mekanizma tersine de kusursuz işler. Sürekli negatife, strese veya eksiklere odaklanmak, beynin tehdit algılama yollarını otoyola çevirerek bizleri sorun mıknatısına dönüştürür. Bu yüzden pozitif düşünmek, toz pembe hayaller kurmak veya gerçek sorunları görmezden gelmek demek değildir. Bu, beynimizin “varsayılan ayarlarını” korku yerine umuda ve çözüme kaydırmak için yapılan bilinçli ve aktif bir zihin antrenmanıdır. Nereye odaklanırsak, orayı büyütürüz; beynimizin mimarı bizleriz!
Beynimiz herhangi bir alanda gelişmek için önce eski nöral ağları gevşetir. Bu yapısal olarak zorunludur, çünkü nöral ağlar aynı anda hem eski düzeni taşımak hem yeni düzeni kurmak üzere iki ayrı işleyişi kaldıramaz.
Beynimizi bir orman gibi hayal edebiliriz. Eski düşüncelerimiz ve alışkanlıklarımız, yıllarca kullanıldığı için geniş asfalt yollar gibidir. Değişim zordur; çünkü bu, hiç geçilmemiş dar patikalardan, uzun otların ve dikenlerin arasında yürümeye benzer. Fakat tekrar ile, hiç geçilmemiş dar patikalar zamanla düzgün bir yola dönüşür ve eski yollar yavaş yavaş silinir.
Aslında bizler sandığımız kişiler değiliz. Kişiliğimiz, alışkanlıklarımız, sınırlarımız, hiçbiri sabit değil. Bunlar sadece beynimizin durmadan tekar ettiği hikayeler. Çünkü o döngü henüz bozulmadı. Nöroplastisitenin aklımızı başımızdan alacak mucizesi de tam burada; Tüm kimliğimizi yeniden programlayabiliriz; teoride değil, yapısal olarak. Beynimiz nöroplastiktir, yani her yeni düşünce kurduğunda, yeni bir eylem yaptığında ya da yeni bir gelecek hayal ettiğinde kendini yeniden şekillendirir.
Sıkışıp kalmış değiliz; sadece eski bizi otomatik pilotta prova ediyoruz. Hakkında sahip olduğumuz her inanç – “Ben utangacım, parayla aram iyi değil, odaklanamıyorum” – sadece defalarca kat ettiğimiz bir sinir yolu. Ve kaslarımız gibi, bu yollar da yeniden inşa edilebilir. Nöral yollar, sinir hücrelerinin yani nöronların belirli bir işlevi yerine getirmek üzere oluşturduğu, bilgiyi beyin ve vücut arasında taşıyan özel iletişim hatlarıdır yani sinir yollarıdır.
Süreç basit ama kolay değil. Önce, olmak istediğimiz kişiyi cerrahi bir netlikle tanımlamalıyız. Sonra, dünya bizi henüz öyle görmeden önce bile, o versiyon gibi düşünmeli, konuşmalı ve davranmalıyız. Yeterince tekrar ettikçe, eski nöral yollar kullanılmadıkça zayıflar, yeni kimliğimiz ise beynimizin yapısına sabitlenir.
Bu kişisel gelişim değil; bu kendi kendimize yön verdiğimiz evrimdir.
Bilim bunu çoktan çözdü: Birlikte ateşlenen nöronlar, birlikte bağlanır. Bu da demek oluyor ki gelecekteki biz motivasyonla değil, tekrarlarla inşaa edilir. Yeni düşüncelerin tekrarı, yeni eylemlerin tekrarı kimliğimize uygun seçimlerimizin tekrarı.
Zamanla beynimiz eski bizi nasıl olacağını unutur. Ve işte gerçek sihir o zaman başlar: Başarı bir hedef gibi değil, bizim doğamız gibi hissettirmeye başladığında gerçekleşir.
Dünyadaki en eski parfüm fabrikasına ev sahipliği yapmış küçük bir ada olmamıza rağmen, tamamen adil, eşitlikçi ve özgür olan bir refah adasını detaylı bir şekilde tasarlayacak kadar akıllı olamadık!
Zira adanın güneyinde bir “Solomon Paradoksu” hüküm sürüyor.
Bu yüzden KKTC olarak sıkışıp kalmış değiliz; sadece eski bizi otomatik pilotta prova ediyoruz. Önce yaratmak istediğimiz geleceği, cerrahi bir netlikle tanımlamalıyız. Sonra, dünya bizi henüz öyle görmeden önce bile, o versiyon gibi düşünmeli, konuşmalı ve davranmalıyız.
Nöroplastisite sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal düzeyde de öğrenme, gelişme ve zorlukların üstesinden gelme potansiyelini ifade eder ve toplumların daha esnek, uyumlu ve yenilikçi olmasını sağlar.
Toplumlar da beynimiz gibidir; yaşadıkça, tekrar ettikçe ve öğrendikçe kendisini yeniden organize eden canlı bir sistemdir; tıpkı birlikte ateşlenen nöronların, birlikte bağlandıkları gibi.
Nöroplastisite, şu an olduğumuz KKTC’nin, olmak zorunda olduğumuz KKTC olmadığının kanıtıdır. Yani şu an kim olduğumuzun, sonsuza dek aynı toplum olacağımız anlamına gelmediği gerçeğidir.
Zira, başkalarının bize biçtiği kimliğe inanmayı sürdürdüğümüz sürece, ona dönüşürüz. İnsan motivasyonunu değil, kendi geleceğine dair tahminini değiştirdiğinde, beynimiz anında yeniden yapılanmaya başlar, sanki yeni bir hareket talimatı almış gibi.
Hayal edilen her şey olmaya mahkumdur!
Kıbrıs Türk Toplumu’nun kendini yeniden yazma hakkı var.
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.