Bir Toplum Kendini Nasıl Yeniden Kurar?
Peki, Şimdi Ne Yapmalı?
28 Ocak 2026 Çarşamba günü yayımlanan “Bir Ada, Bir Toplum, Bir Değer Meselesi” başlıklı yazının sonunda hepimizi rahatsız eden o soruları sormuştuk:
Biz bu hâle nasıl geldik?
Ne zaman üretmekten çok uyum sağlamayı, ses çıkarmaktan çok susmayı seçtik?
İşte bugün, tam da bu soruların bıraktığı yerden devam etmek gerekiyor.
Çünkü sorular sorulduysa, artık yalnızca teşhisle yetinmek değil; çıkış yollarını konuşmak zorundayız.
Önce şunun altını açıkça çizelim:
Kıbrıs Türk halkının varlığı, yalnızca siyasal statüyle ya da uluslararası tanınmışlıkla korunmaz; ama bunlar vazgeçilebilir de değildir. Bu adada siyasal eşitliğe sahip bir halkız. Kalıcı bir çözüm, adil bir barış ve federal bir yapı; Kıbrıs Türk halkının dünyayla buluşabilmesinin, ekonomik ve siyasal olarak nefes alabilmesinin en güçlü zeminidir. Bu mücadeleden vazgeçmek, yalnızca bugünü değil; geleceği de terk etmek anlamına gelir. Dolayısıyla çözüm ve barış mücadelesi, bu toplumun asli ve ertelenemez bir hedefidir.
Ancak şunu da dürüstçe söylemeliyiz:
Bu yetmez.
Kalıcı bir çözüm, topluma bir imkân ve bir fırsat sunar; ama o fırsatı hayata geçirecek olan şey, yine toplumun kendi iç gücü, kendi üretme kapasitesi ve kendine olan inancıdır. Eğer biz çözüm gelse bile kültürünü üretemeyen, eğitimini yenileyemeyen, gençlerine anlamlı bir gelecek hayali kuramayan bir toplum olarak kalırsak, bu kez başka biçimlerde çözülme riskiyle karşı karşıya kalırız. Siyasal çözüm bir kapıdır; içinden nasıl geçeceğimizi belirleyecek olan biziz.
O hâlde ilk adım nettir:
Kendimize yeniden güvenmeyi öğrenmeliyiz.
Bu, boş bir özgüven değil; tarihsel hafızadan, emekten ve üretme iradesinden beslenen bir güven olmalıdır. Kıbrıs Türk toplumu edilgen bir kalabalık değildir; geçmişte defalarca kendi kurumlarını, kültürünü ve direncini yaratabilmiş bir halktır. Bugün yapılması gereken, bu kurucu hafızayı bugünün diliyle yeniden harekete geçirmektir.
İkinci olarak, üretimi yeniden merkeze almak zorundayız.
Üretim yalnızca ekonomik bir mesele değildir; düşünce üretmektir, kültür üretmektir, sanat ve bilim üretmektir. Kendi hikâyesini yazamayan toplumlar, başkalarının hikâyesinde kaybolur. Gençlerin yalnızca “nasıl geçiniriz?” sorusuna değil, “neden yaşarız?” sorusuna da cevap bulabilecekleri alanlar açılmadıkça, hiçbir siyasal kazanım kalıcı olmaz.
Üçüncü olarak, eğitimi kökten yeniden düşünmeliyiz.
Yapay zekâ çağında çocuklara yalnızca bilgi yüklemek yetmez; etik, eleştirel düşünme, sorumluluk ve birlikte yaşama kültürü kazandırmak zorundayız. Yetkinlik, değerle birleşmediğinde teknik bir beceriye indirgenir ve toplumu ileri taşıyamaz.
Dördüncü olarak, etik ve kamusal ahlâkı merkeze koymak zorundayız.
Yolsuzlukla mücadele yalnızca bir yasa meselesi değildir; toplumsal bir bilinç meselesidir. “Herkes yapıyor” cümlesi, bir mazeret değil; bir çöküş ilânıdır. Etik, toplum olmanın lüksü değil; asgari şartıdır.
Beşinci olarak, çok kültürlülüğü doğru bir zeminde ele almalıyız.
Kendi kültürünü silerek değil; onu koruyarak ve evrensel olanla yaratıcı biçimde buluşturarak çoğulcu bir yaşam kurulabilir. Mozaik gibi yan yana duran ama birbirine değmeyen parçalar değil; ebru gibi iç içe geçen, birbirini zenginleştiren bir kültürel bütünlük hedeflenmelidir.
Gençler Bu Toplumda Neden Kalmalı?
Bir toplumun gerçek geleceği, istatistiklerde ya da plân belgelerinde değil; gençlerin verdiği kararlarda saklıdır. Kim kalıyor, kim gidiyor, kim dönmek istiyor, kim bir daha arkasına bakmıyor… Asıl tabloyu bu sorular çizer. Bugün Kıbrıs Türk toplumu için en yakıcı meselelerden biri de budur:
Gençler neden bu toplumda kalmalı?
Daha doğrusu, bu toplum gençlerine kalmaları için ne sunabiliyor?
Dürüst olalım.
Gençler yalnızca iş bulamadıkları için gitmiyor. Yalnızca maaş, konut ya da kariyer meselesi de değil bu. Gençler, anlam bulamadıkları yerlerden gidiyor. Kendilerini ait hissedemedikleri, sözlerinin karşılık bulmadığı, hayallerinin ciddiye alınmadığı toplumlarda kalmak istemiyorlar. Bir gencin bavulunu asıl dolduran şey para değil; gelecek duygusudur.
Bugün pek çok genç için bu ada, ne yazık ki bir imkânlar coğrafyasından çok, bir bekleme odasına dönüşmüş durumda. “Bir şeyler olsun da sonra bakarız” hâli, gençler için umut değil; belirsizlik üretiyor. Belirsizlik ise en hızlı göç sebebidir. Çünkü gençlik, beklemeyi değil; hareketi sever.
Ama mesele yalnızca gençlerde de değil. Asıl soruyu şuraya sormamız gerekiyor:
Bu toplum, gençlerine gerçekten ihtiyaç duyuyor mu?
Yoksa onları yalnızca “gidecekler” diye mi görüyor?
Gençler bir toplumun vitrin süsü değildir. Bayramlarda hatırlanacak, törenlerde alkışlanacak bir kitle hiç değildir. Karar süreçlerinin dışında tutulup sonra da “neden gidiyorlar?” diye hayıflanılacak bir nesne olamazlar. Eğer gençlere söz hakkı vermiyorsak, eleştirdiklerinde onları “sabırsız” ya da “nankör” ilan ediyorsak, gitmelerine şaşırmamalıyız.
Gençler bu toplumda kalmalı çünkü bu toplum onlara muhtaçtır.
Ama bunun için önce toplumun kendini değiştirmesi gerekir. Gençlerin kalabilmesi için yalnızca iş alanları değil; ifade alanları açılmalıdır. Sanat, spor, bilim, girişimcilik, sivil toplum… Gençler yalnızca çalışmak değil; katılmak, üretmek ve dönüştürmek ister.
Eğitim de bu noktada belirleyicidir.
Gençlere yalnızca diploma veren değil; düşünmeyi, sorgulamayı ve birlikte yaşamayı öğreten bir eğitim anlayışı olmadan, hiçbir gelecek plânı inandırıcı olmaz. Yapay zekâ çağında gençleri yalnızca teknik becerilerle donatmak yetmez; onları etikle, değerle ve sorumlulukla buluşturmak gerekir. Çünkü beceri insana iş buldurur; değerler insana yön verir.
Elbette siyasal çözüm, barış ve federal bir yapı gençlere çok daha geniş bir ufuk açacaktır. Bundan vazgeçmek düşünülemez. Ama o ufuk açıldığında, içi boş bir toplumla karşılaşmak da istemeyiz. Gençler yalnızca dünyaya açılmak değil; kendi toplumlarıyla dünyaya çıkmak ister. Kimliğini taşıyabildiği, kültürüyle var olabildiği bir gelecek arar.
Gençler bu toplumda kalmalı çünkü bu toplum, ancak onlarla birlikte yeniden kurulabilir.
Ama kalmak bir fedakârlık değil; anlamlı bir tercih olmalıdır. Hiçbir genç, yalnızca “borçlu olduğu” için bir yerde kalmaz. İnsanlar, kendilerini değerli hissettikleri yerde kalır.
Belki de artık şunu kabul etmeliyiz:
Gençleri ikna etmeye değil, hak etmeye ihtiyacımız var.
Çünkü bir toplum, gençlerini tutabildiği için değil;
onlara umut verebildiği için yaşar.
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.