Deniz Şaka Değil: Kıyıyı Açmadan Önce Hafızayı Açın
1974’ün Yayla (Siyranohori) Köyü Kıyısında Kalan Ses: “Bu Denize Girmeyin”
1974’te güneyden Omorfo’ya, bugünkü Güzelyurt’a göç ettiğimiz yıllardı…
1974–1975 döneminde arkadaşlarla denize gitmiştik. Şu an “Yayla” dediğimiz bölgeye; eski adıyla Siyranohori köyünün kıyılarına…
O gün bizi bisikletlerimizle denize giderken gören, henüz daha köylerini terk ederek güneye göç etmemiş olan yaşlı Rumlar yanımıza geldi ve çok net bir uyarı yaptı:
“Bu denize girmeyin.”
Sebebi şuydu: Halkın “göz” dediği, denizin içinde çukurlukların ve güçlü akıntıların olduğu tehlikeli noktalar vardı. Öyle yerler ki, en iyi yüzücüyü bile dibe çekebilir.
Bize bu kıyılarda çok insanın boğulduğunu, çok kayıplar yaşandığını söylediler.
Biz de o gün orada denize girmekten vazgeçtik… ve bir daha da hiç girmedik.
Bu yalnızca bir “korku” değil; bir hafızaydı.
O hafıza yıllarca aktarıldı.
Ve bu yüzden bugüne kadar o kıyılarda denize girme meselesi hep temkinle konuşuldu; çoğu zaman da hiç konuşulmadı.
Hafıza Bir Uyarıdır: Deniz Niyetle Değil Bilimle Açılır
Bugün “Güzelyurt’u denizle buluşturma” hedefi, Güzelyurt Belediye Başkanı tarafından yeniden gündeme taşınmış durumda. Elbette bir kentin denize erişmesi, halkın kıyıyla bağ kurması güzel bir düşüncedir.
Ama burada iki kritik nokta var:
Birincisi: Deniz, niyetle değil bilimle yönetilir.
Yüzmeye açılacaksa mutlaka akıntı analizleri, dip taramaları, risk haritaları, cankurtaran sistemi, uyarı ve güvenlik altyapısı kurulmalıdır.
Aksi halde “heyecan” bir gün “yas”a dönüşebilir.
İkincisi: Bu kıyılar yalnızca “girildi mi girilmedi mi” meselesi değildir.
Bu bölge, Akdeniz’den başlayıp Gaziveren’e kadar uzanan kıyı şeridiyle doğru bir yol bağlantısı, doğru bir planlama ve doğru bir vizyonla buluşabilseydi; Güzelyurt için bir turizm, spor ve yaşam koridoru doğabilirdi.
Hatta 2005 yılında buna benzer bir proje yalnızca konuşulmadı; ortaya kondu, kamuyla da paylaşıldı.
Ancak ileriye götürülemedi.
Bu kıyılar, güçlü akıntıları sayesinde sörf gibi sporlar için bile değerlendirilebilecek bir potansiyel taşır.
Yani mesele sadece “deniz” değil; mesele bölgenin geleceğini akılla kurmak meselesidir.
Gösteri Değil, Kamu Güvenliği: Bir Video ile Deniz Açılmaz
Ama bugün ne yazık ki bambaşka bir yöne gidiyoruz.
Bölgede yeşilin yerine beton yığılırken, kıyı hattı “kamu yararı” ile değil, “anlık kararlarla” şekillenirken; tam da bunlar yaşanırken…
Bundan dört yıl önce yapılan belediye başkanlığı seçiminde, Güzelyurt’u denizle buluşturacağını söyleyen ve 7 dönemdir belediye başkanlığı yapan sevgili arkadaşımız Mahmut hoca, 7’nci kez yeniden seçildi.
Şimdi de bu hedefi yeniden gündeme taşıyor ve aktif, somut adımlar atmaya çalışıyor gibi görünüyor.
Geçtiğimiz günlerde bir grup iyi yüzücüyle, kış gününde denize girilerek bunun videosu paylaşıldı; “Bakın burada yüzülebilir” mesajı verildi.
Ama tam da burada durup sormamız gerekiyor:
O videoda sağlık ve güvenlik tedbiri gördük mü?
Bir ambulans var mıydı?
Olası bir olumsuzluk halinde hızlı müdahale planı var mıydı?
Soğuk havada, açık denizde, en iyi yüzücünün bile zorlanabileceği koşullarda bu risk yönetildi mi?
Biz bunları videoda görmedik.
Çünkü kamu yönetimi “cesaret gösterisiyle” değil; sorumluluk bilinciyle ölçülür.
Deniz, hatayı affetmez.
Ve bazen bir ülkenin en büyük trajedileri, “olmaz ya…” cümlesiyle başlar.
Üstelik sosyal medyada, Gaziveren köyü kıyılarında açılan bir plajda son yıllarda yedi kişinin hayatını kaybettiği yazılıyor. Bunun doğruluğunu ben kesin olarak bilmiyorum.
Ama böyle bir iddia bile varsa, bu bile tek başına şunu zorunlu kılar:
Araştırma, şeffaf raporlama ve bilimsel denetim.
Bu mesele popülist bir vitrin meselesi değildir.
“Biz açtık oldu” demek, kıyıyı açmaz; sadece riski büyütür.
Beton, Sadece Sahili Değil; Geleceği de Boğar
Ve işin acı tarafı şu: Biz bu küçücük ülkede yalnız kıyıları değil, toprağı da kaybediyoruz.
Mesarya bu ülkenin tahıl ambarıdır.
Ama bugün o tahıl ambarları bile betona bürünüyor; ekilip biçilecek alanlar giderek daralıyor.
Güzelyurt ise en verimli toprakların olduğu bölgedir.
Ülkenin en verimli topraklarının yalnızca %2.5 olduğu bilinir; bunun 2.1–2.2’sinin Güzelyurt bölgesinde yer aldığı söylenir.
Böyle bir coğrafyada, narenciye bahçeleri kesiliyor, toprağın sesi susturuluyor.
Türkiye’den yıllar önce su getirildi… evet.
Ama plansızlık, denetimsiz bir şekilde artan nüfus baskısı ve doğru yönetilemeyen yapı yüzünden bu su da yetmiyor.
Dahası, ülkenin su akiferleri de beslenmiyor.
Bir yandan “yatırım” deniyor, bir yandan yaşamın damarları kesiliyor.
Ekonomik sıkıntılar içinde insanlar topraklarını, bahçelerini satmaya mecbur bırakılıyor.
Bu, yalnızca yazık değil; günahtır da.
Çünkü geleceğini düşünmeyen, çocuklarının geleceğini çalan bir toplum olma noktasına geldik.
Bugün geldiğimiz yerde, habire çocuğunun tabağından yemek yiyen bir toplum durumuna sürükleniyoruz; çünkü geleceğe kültür bırakmıyoruz, üretim bırakmıyoruz, kurum bırakmıyoruz, çevre ve plan bırakmıyoruz, toprak hiç bırakmıyoruz.
Güzelyurt Denizle Buluşsun… Ama Önce Bilimle Buluşsun
Güzelyurt denizle buluşsun… evet.
Ama önce bilimle buluşsun.
Önce planla buluşsun.
Önce vicdanla buluşsun.
Bu düşüncelerle, bu yazıyı sonlandırırken son birkaç söz daha söylemek istiyorum:
Bir ülke bazen denize açılmaz…
Bir ülke bazen betona gömülür.
Deniz bir gün insanı alır…
Ama plansızlık, bir ülkenin yarınını alır.
Deniz, bir canı alır…
Beton, bir kuşağın geleceğini alır.
Ve biz eğer kıyıyı “plaj” diye değil, “gelecek” diye görmezsek…
Çocuklarımıza denizi değil;
yalnızca betonun gölgesini bırakırız.
Sözün özü: Kıyıyı açmak kolaydır; zor olan, insanı ve toprağı birlikte koruyarak açmaktır.
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Yorumlar
Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.