LÛLÛ'NUN UÇUŞU

Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR
chaglarm@yahoo.co.uk
Prof. Dr. Mehmet ÇAĞLAR

Bir Ada, Bir Toplum, Bir Değer Meselesi

Yayın Tarihi: 28/01/26 08:00
okuma süresi: 10 dak.
A- A A+

Toplum Olmak Bir Varoluş Hâlidir

Toplum olmak, yalnızca aynı coğrafyada bir arada yaşamak değildir; kültürüne sahip çıkarak değer üretmenin süreklilik kazandığı bir varoluş hâlidir. Çünkü insanı ve toplumu ayakta tutan şey yalnızca düşünen akıl değil, hisseden kalp, anlam arayan bilinç ve sorumluluk üstlenebilen iradedir. Bu yüzden bazı hakikatler anlatılarak değil, sezilerek öğrenilir; bazı yollar hesaplanarak değil, anlam verilerek yürünür. Zihin yönü çizerken, o yönde ilerleyebilmek için içsel bir güvene, kök salmış bir değer duygusuna ihtiyaç vardır. Bundan dolayıdır ki bilgelik, çok bilmekten çok, ne zaman akla ne zaman kalbe kulak verileceğini ayırt edebilme olgunluğu olarak belirir. Eğitim de ancak bu bütünlük kurulduğunda insanî kalır; bilgiyi akılla, anlamı kalple, yönü değerle buluşturabildiği ölçüde.

Kendine Güvenini Kaybeden Toplumun Sessizliği

Son yıllarda Kıbrıs Türk toplumunda derin bir kırılmanın yaşandığı açıkça gözlenmektedir. Ancak bu kırılmayı yalnızca nüfus, ekonomi ya da siyaset başlıklarıyla açıklamak yetersizdir. Asıl mesele, iradenin zayıflamasıyla birlikte toplumun kendine olan güvenini kaybetmesi ve bu toprakları geleceğe taşıyacak değerleri üretme, çoğaltma ve sahiplenme kapasitesinin giderek aşınmasıdır. Kendine güvenini yitiren toplum, zamanla içine kapanır; içine kapandıkça susar; sustukça görünmez olur. Görünmez hâle gelen bir toplum ise, başkalarının gözünde dinlenecek, idare edilecek ya da kolayca yutulabilecek bir nesneye dönüşür.

Hatırlamak Yetmez: Üretmek Zorundayız

Oysa bu algı, Kıbrıs Türk toplumunun tarihsel hafızasına bütünüyle yabancıdır. Bu toplumun geçmişinde emek vardır, direnç vardır, üretme ahlakı vardır. Ne var ki bugün yaşadığımız temel sorun, bu birikimi çağın diliyle yeniden kuracak iradeyi ortaya koyamamamızdır. Çünkü toplumlar yalnızca hatırlayarak değil, üreterek ayakta kalır. Toplumsal hafızayı yaşatmanın yolu da, onu sürekli üretimle beslemekten geçer. Üretmeyen toplum kendi hikâyesini yazamaz; kendi hikâyesini yazamayanlar ise başkalarının cümlelerine mahkûm olur. Üretim burada yalnızca maddi bir faaliyet değildir; düşünce üretmektir, sanat üretmektir, kültür üretmektir ve nihayetinde anlam üretmektir. Ancak denetimsiz büyüme, kontrolsüz nüfus artışı ve hızın kutsanması içinde bu üretim biçimlerini büyük ölçüde ihmal ettiğimizi de kabul etmemiz gerekir.

Arada Kalmak Değil: Görünmezleşmek

Bu kırılmanın arka planında, Kıbrıs Türk toplumunun giderek çok katmanlı bir sıkışmışlık içinde kalması yatmaktadır. Kıbrıs Türk toplumu bir yandan kendi kuzeyi ile kendi güneyi arasına, diğer yandan Türkiye ile dünya arasına, bir başka düzlemde ise Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile uluslararası sistem arasına sıkışmış bir varoluş hâli yaşamaktadır. Dahası, bu toplum artık yalnızca güney ile dünya arasında değil; kuzeyin içinde bile görünürlüğünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kendi yaşadığı coğrafyada bile sesi duyulmayan, kültürü kamusal alanda temsil edilemeyen bir toplum hâline gelme riski büyümektedir.

Bugün gençler ya Türkiye üzerinden bir yol bulmaya çalışmakta ya da gerek Güney Kıbrıs gerekse başka kimlikler içinde erime riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. Sporla, sanatla, bilimle dünyaya açılmanın önündeki engeller; geçmişte bu alanlarda çok daha görünür olan Kıbrıs Türk varlığını giderek silikleştirmektedir. Bu durum, çözülmenin yalnızca dışsal değil, derin bir içsel çözülme olduğunu da göstermektedir.

Mozaik Değil, Ebru: Çok Kültürlülüğü Yeniden Düşünmek

Elbette çok kültürlü bir toplumda yaşıyoruz. Ancak bu çok kültürlülüğü bir mozaik gibi, yan yana duran ama birbirine değmeyen parçalar olarak algılamak bizi ileri taşımaz. Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, bu çok kültürlülüğü ebru sanatı gibi bir kültürel bütünlük olarak kavrayabilmektir. Ebru sanatında her renk kendi rengini korur; fakat suyun içinde birbirine değerek yeni bir desen, yeni bir anlam üretir. Kültürler de böyledir: Birbirini yutmadan, birbirini silmeden; saygıyla iç içe geçerek ortak bir yaşam estetiği oluşturabilir. Bizim ihtiyacımız olan da tam olarak bu türden bir kültürel derinliktir.

Değer Üretemeyen Yapı Çözülür

Bugün Kıbrıs Türk kültürü, sanatı, sporu, edebiyatı ve eğitimi ciddi bir erozyonla karşı karşıyadır. Oluşan yeni yapı, büyük ölçüde Kıbrıs Türk insanının kendi iç dinamiklerinden beslenen bir gelişim değil; dışsal, hızlı ve köksüz bir dönüşüm izlenimi vermektedir. Bu zemin, yolsuzlukları, usulsüzlükleri, etik dışı davranışları; “gemisini kurtaran kaptan” anlayışını ve bananeciliği normalleştirmektedir. Oysa bizi toplum olmanın ötesine taşıyacak olan şey, tam da bu alanlarda yeniden üreten, düşünen ve kendine güvenen bir varoluş inşa edebilmektir.

Yeni Yüzyılda Eğitim, Değer ve Gelecek

Üstelik yapay zekânın, teknolojik dönüşümün ve yeni yetkinlik çağının eşiğinde olduğumuz bugünlerde, değerlere sahip çıkmak artık bir nostalji değil; felsefi ve etik bir zorunluluktur. Eğitimde çocukların becerilerini geliştirirken, aynı anda toplumsal değerleri, etik duyarlılığı ve kültürel hafızayı kazandırmanın yollarını bulmak zorundayız. Pratikten kopuk hiçbir değer yaşayamaz; değerden kopuk hiçbir pratik ise insanî olamaz. Çevresel değerlerden kültürel değerlere kadar her şeyi birlikte korumadan, geleceğe yürümek mümkün değildir.

Bütün bu tabloyu tek bir denklemle ifade edecek olursak:

İnsan + kültür + değer + etik + üretim + evrensel bağ = yaşayan toplum ve geleceğe taşınan kimlik

Bu denklemin işaret ettiği şey şudur:
Toplumlar akılla kurulur; fakat değerle yaşar.
Ve bir ada, yalnızca haritalarla değil; ürettiği anlamla, koruduğu kültürle ve kendine güvenerek dünyayla kurduğu ilişkiyle var olur.

Biz Bu Hâle Nasıl Geldik?

Belki de artık asıl soruyu daha açık, daha cesur ve kendimizi saklamadan sormamız gerekiyor: Biz bu hâle nasıl geldik? Ne zaman üretmekten çok uyum sağlamayı, ses çıkarmaktan çok susmayı, anlam aramaktan çok idare etmeyi seçtik? Ne zaman kültürü bir yük, değeri bir ayrıntı, vicdanı ise ertelenebilir bir lüks gibi görmeye başladık? Toplumlar bir günde çözülmez; önce küçük tavizlerle başlar her şey. Önce “bir kereden bir şey olmaz” denir, sonra “benden değil”, sonra “zaten herkes böyle”. Ve bir bakarsınız, kimse kötülüğü istememiştir ama iyilik de ortada yoktur.

Belki de asıl mesele, neyi kaybettiğimizden çok, neyi kaybettiğimizi ne zaman fark etmediğimizdir. Çünkü değerler çoğu zaman gürültüyle değil, sessizlikle terk eder bir toplumu. Kimse kapıyı çarpmaz; vicdan usulca çekilir, kültür yavaşça geri durur, anlam sessizce yerini alışkanlığa bırakır. İnsanlar hâlâ konuşur, hâlâ yaşar, hâlâ üretir gibi yapar; ama sorular azalmıştır, itirazlar yorgundur, hayaller temkinlidir. İşte o anda toplum, farkına varmadan kendi ruhundan ödün vermeye başlar.

Ve burada artık meseleyi dolandırmadan konuşmak gerekir. Toplumlar yalnızca dış baskılarla çözülmez; asıl çözülme, içeride razı olma hâli yaygınlaştığında başlar. Susmak, kabullenmek, görmezden gelmek bir süre sonra erdem değil; düzenin sessiz ortağına dönüşür. Yolsuzluklar tek başına toplumu çökertmez; onları normalleştiren zihinler çökertir. Usulsüzlükler bir gecede yayılmaz; “bana dokunmayan” anlayışı kök saldığında kurumsallaşır. En tehlikelisi de budur: Kötülüğün bağırarak değil, sessizce ilerlemesi.

Bugün yaşadığımız şey yalnızca siyasal bir tıkanma değildir; bu, kamusal ahlâkın geri çekilmesi, hesap sorma kültürünün zayıflaması ve “idare edelim” zihniyetinin kalıcılaşmasıdır. Güç yalnızca iktidarda olanların elinde değildir; susmayı tercih edenlerin de payı vardır bu tabloda. Usulsüzlükler bir sistem hâline gelmişse, bu artık bireysel sapma değil, toplumsal bir teslimiyettir. Ve teslimiyet, hiçbir toplumu geleceğe taşımaz.

Bu hâl ne kaderdir ne de zorunluluk. Bu hâl, seçimlerin toplamıdır. Ve her seçim, yeni bir yön demektir. Belki de bugün ihtiyacımız olan şey büyük cevaplar değil; yeniden doğru soruları sormaya cesaret etmektir. “Biz kimdik?” sorusu kadar, “Kim olmak istiyoruz?” sorusunu da sormaktır. Çünkü toplum olmak, geçmişe sığınmak değil; geçmişten güç alarak geleceği inşa edebilmektir.

Tarih bu konuda çok nettir: Ayakta kalanlar güçlü olanlar değil; değerlerine sahip çıkanlar, bedel ödemeyi göze alanlar ve gerektiğinde “buraya kadar” diyebilenlerdir. Gelecek, korkunun değil; sorumluluğun cesaretini taşıyanların elinde şekillenir. Ve insan, eninde sonunda şunu öğrenir: Değer üretmeyen bir hayat yorulur; değer üreten bir hayat ise anlam bulur. Toplumlar için de bu hakikat değişmez.

Bir toplum, haksızlığa alıştığı gün, geleceğinden vazgeçmiş demektir.

#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Levent Kutay
Levent KUTAY'dan
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.